Bu Blogda Ara

28 Nisan 2015 Salı

İdeallerim benim her şeyim! - Sömürülecek gazeteci söylemi

Başlık size çok ağır gelmiş olabilir ve elbette bunu onayladığım anlamına gelmiyor. Fakat durum kesinlikle budur! Üzerine söyleyebilecek bir kaç sözüm var sanırım.

Bir kurumda çalıştığınız zaman öncelikle birinin adına çalıştığınızı unutmayın. Üstelik bir gazetede çalışıyorsanız işler daha da soyutlaşır ve bir ideoloji sınırları içinde çalışırsınız. Bu iyidir ya da kötüdür. Bir bakkalın çırağıyken de ekmek dolabını dışarı koyamazsınız, aynı sayılır. Gazetecilik okuyanlar haberlerin birer ürün olduğunu bilir, bu bir sır değil. Üstelik bana kalırsa kendi düşüncelerinizi söyleyebilecek kadar kıdemli olmanın yolu da kurumunuzun ideolojisini nasıl kullandığınızla ilişkili. Bunu politik düşünüp yandaş medya söylemlerine hiç girmeyin.

Bir kurumda şef muhabirine hiç alakası olmadığı halde lüks ile ilgili haberler yapmasını söyleyebilir. Siz şefinize "Kahrolsun kapitalist sistem" diye çıkışırsanız belki ilk sefer de kovulmayabilirsiniz fakat ikinci de garanti veremem. O haberi yapmalısınız. Öncelikle oranın işleyişini öğrenmeli, kötü eleştireceğiniz işin ne olduğunu anlamalı ve belki de en iyisi olamlısınız. Şefiniz haz etmediğiniz bir konunun üstesinden geldiğinizi görmeli ki size söz hakkı versin. Bunu gösterdikten sonra kapısını çalıp gönül rahatlığıyla "Elimden geleni yaptım, uygun görürseniz sokağa çıkmak ve oradan işler yapmak istiyorum" dersiniz. Güven kazandıysanız ve sorumluluk bilincindeyseniz neden olmasın?

Birisi sizden yalan dolan yazmanızı isterse bunu yapmayın elbette. Fakat ortada bir haber var ve yine de çeşitli sebeplerden dolayı şef yer vermeyeceğini söylerse de vazgeçmeyin. Fevri davranarak kaybedersiniz. Kimi zaman dik başlı olmak çok işe yarar ama fevri davranmakla karıştırmayın derim. Tabii bunu söylerken istifa etmiş birinin yazısını okuduğunuzu unutmayın...

Nerden esti de yazdım?
Bir arkadaşım, internet gazetesinde aylık 200 lira dışında hiçbir şeye gönülden çalışıyor. Onu takdir ettiğimi ama doğru olmadığını söylüyorum. Kaşlarını çatıp "Paranın köpeği olmuşsunuz, faşist söylemlerin kurbanısınız. Koyunsun!" deyiverdi. Para dediği de para olsa...
"Bence bu yüzden olmuyor, bu tavrın yüzünden seni bedava çalıştırıyorlar. Onurun için çalıştığını söyleyerek emeğini bir güzel sömürüyorlar. Evet, iyi bir iş yapıyorsun ama onlar senin emeğinle var oluyor ve para kazanıyor. Neden sana para vermiyorlar? Burada benden bedava bilet istemene müsade ediyorlar. Kurumun sana neden sahip çıkmıyor?" dedim. Biraz küfür yedim, yandaş falan...
Birden ağır konuştuğumun farkına vardım, özür diledim. Hesabı ödeyip gittim.
Bu bir yıl önce oldu. Arkadaş hâlâ aynı kurumda 250 liaya çalışıyor. Ben farklı bir kurumdayım ve eskisine nazaran kendi rotamı çizmeye şefimin elini bırakmadan devam ediyorum. Zamanı gelir elini bırakırım ve bir bakmışım ben el veren olmuşum... Yine var bunları hayal etmek için en azından 13-14 yıl.

Ekstra bilgi:
Her koyun kendi bacağından asılır. Gazete bir bütün olarak çıksa da her servis başkadır. Kendi gündemleri ve söylemleri vardır. Genel yayın yönetmeni bir ister kimi servis şefi on koyar ve bu da hataya neden olabilir. Bir servisin ya da birkaç servisin düştüğü hatayı bütün gazeteye mâl etmek ne kadar doğru? Ben binlerce lira alan köşe yazarının "düşünceleri" yüzünden kültür sanat servisindeki katımda efendi gibi işimi yaparken yandaş diye anılıyorsam kendimi suçlu hissetmeli miyim?




19 Mart 2015 Perşembe

Gündem toplantısı nedir bilmiyoruz!

Dört yıl boyunca gazetecilikle alakalı onlarca ders aldım. Ama hiç kimse gündem toplantısının önemini anlatmadı. Bence gündem toplantısı başlı başına bir ders!
Her servisin toplantı saati, konusu, yöntemi, süresi ve bakış açısı farklı. Üstelik bir muhabirin en fazla dikkat çekebileceği yer tam da burası. Sağlam öneriler ve kimi zaman da önerilerini kabul ettirmek için verilen mücadeleler... Dergilere sadece dışarıdan yazı verdiğim için toplantılara dahil olmadım. O yüzden size özellikle de hiç ortamı solumayanlara sadece gazetedeki işleyişten söz edeceğim.

Newsroom dizisinden bir kare. Fakat gerçekte bu kadar havalı görünmüyor!
 
1. Günlük gazetelerin gündem toplantısı sabah ve öğlen yapılır, önemli gün ve olağandışı olay olduğunda bu sayı artabilir. Kimi gazeteler bir akşamüstü toplantısı da yapar.
Ana gazetenin her servisinden bir muhabir/editör ve katılmak zorunlu olsa da çoğu tercih etmez, servis şefi katılır. Her servis kendi alanıyla ilgili önerileri ve gelişmeleri sırayla anlatır. Servislerin diğer servislerden haber "esinlendiği" çok olur. Köşe yazarları toplantılara dilemedikçe katılmaz ve genelde hepsinin gazetede bir odası olur. Junior muhabirlerin toplantıya girmesi söz konusu değil. Ancak getir götür sırasında bir havasını koklayabilirsiniz...

2. Günlük gazeteye haber veren servisler gün içerisinde mutlaka en az iki kere toplanır. Buna toplantı denemez, şefin karar kılma ritüeli belki... Gündem toplantısında şefler genel yayın yönetmeni tarafından sıkıştırılırken, bu toplanmalarda şefler muhabirlerini sıkıştırır. İşleyiş tamamen böyle. Bu noktada şefinizi etkilemenin yolu sıkışmadan etkilenmeden üretim yapmak olur. Bu toplanmalarda fikir ya da haberinin çıktısını yan materyalleri de (Fotoğraf, çıkmış haber vs) teslim edin. Şefiniz soru sorduğunda hazır cevap olmazsanız haberinizi çöpe atabilirsiniz gençler.

3. Hafta sonu ekler toplantısı pazartesi günleri yapılır. Kimisi sabahın köründe kimisi de öğleden sonra yapmayı tercih eder. Öncelikle hafta sonu ekine günlük gazete formatında haber sunamazsınız. Ya da tarihi hafta içinde geçecek bir haberi farklı bir bakış açısıyla kimsenin dokunmadığı bir yana dokunmadıkça yapamazsınız, gündemi takip etmeden o masaya oturamazsınız, diğer hafta sonu eklerinin yaptığı işleri öneremezsiniz, önereceğiniz haberi sadece siz yapmalısınız... Ne bulacağız demeyin, sakin olun... Size tüyoları başka bir yazıda vereceğim, söz! Bu toplantının kilit kişisi şef ve şefinizin yardımcısı, yoksa masadaki ehli isimdir. Anlatacaklarınız masadakilerin kafasında canlanmayabilir, mutlaka görsellerin çıktısını alın ya da yanınızda telefonunuzu bulundurun videosunu izletin... Jr muhabirseniz, mutlaka en son siz oturun. Her ne kadar eşitlik varsa da geleneklerine bağlı bir ülkede olduğunuzu unutmayın, saygı çok önemli. Söz bölmeyin, fikriniz olmayan bir konu hakkında ortaya bir şey atmayın, ayağınıza dolanır, herkesi mutlaka dinleyin...
Bir röportaj önerisinde bulunacaksanız, o kişinin güncel bir iş yapması ya da bir şekilde gündemde olması gerek. Kitap yazmıştır, haber olmuştur, TV'ye çıkmıştır, bir projeye başlamıştır...
Not almadan olmaz. Kağıt kalemsiz toplantılara giden var mesela, şef bir haber pasladığında toplantı ortasında sağından solundan kağıt kalem dilenmeye başlıyor. Artık o notu düzgün mü alır n'apar bilemem... Haberinize güvenin. Eğer gerçekten bir haber değeri olduğuna inanıyorsanız birkaç kere şefe farklı yollardan haberin başlıklarını vererek anlatın. Heyecanlı bir tipseniz yazdıklarınızı okuyun fakat göz kontağı her zaman ikna için daha işe yarar.


Çok da zor olmamalı? Özel haberin özel olup olmadığını daha önce yapılıp yapılmadığını nasıl teyit edersiniz? Ünlü bir isme nasıl ulaşabilirsiniz? Sosyal medyanın önemi nedir? Gündem toplantısından sonra işler bitiyor sanmayın!!!

16 Mart 2015 Pazartesi

Gazeteci olacağım da...

19 Ağustos 2013
İlk çıkan haberimin coşkusunu adam akıllı yaşayamadan gündem toplantısı hemen gelmişti. Konu bulmak için gece uykusuz kaldım ama yine de bulamadım. Konu bulmak ne biçim de zor!
Zırvalıklarla doldurmak zorunda kaldım sayfayı. Sabah toplantı masasında yine kendime yer bulamamıştım. Zaten ayakta kalmamın daha iyi olacağına inandırmaya başlamıştım kendimi. Çaylar geldi konuşmalar başladı. Aklım birden uçup gitti. Çünkü gözümü Nur Çintay'ın telefon kılıfından alamıyordum. Telefonunda kocaman mavi bir burun vardı. Kullanışlı olup olmadığını düşünürken Şengül Hn."Ece kimdi?" dedi ben muz kabuğuna basmış gibi ayıldım. Kendimi hatırlattıktan sonra kırmızı yanaklarım eşliğinde konularımı sundum. Bir kısmına yap dedi ve yine kara kara nasıl yapacağımı düşündüm.

Toplantıdan çıktıktan sonra bisikletle ilgili bir dosya konusu için Haşim İşcan Geçidi'ne gidecek adam aranıyordu. Fisun'a kaçamak gözle baktım ama anında yakalandım. Yanıma bir fotoğrafçı ayarlayacağını bugün gelmeme gerek olmadığını ama yarına yazının hazır olması gerektiğini anlattı. Ne olur ne olmaz diye de birkaç soru örneği yazdığı kağıdı da elime tutuşturdu. Dışarıya çıkıp gözlemlerimi ve duyduklarımı yazacağım bir haber olacaktı. Bu sefer istediği bilgiyi alamama korkusu başladı. Kendi blogum için insanlarla çatır çatır konuşuyordum ama bir kurum adına konuşmak öyle basit miydi?
Yanıma Deniz geldi. İleride çok seveceğimi bilmiyordum. Sürekli sorular soruyordu. Bense bir an eve gidip duş altında isyan etmek. Soruları ezberledikten sonra bir gazeteci havası takınmaya çalıştım. Çok acemiydim ve belli etmek istemiyordum. Tabii en bombasıysa ses kayıt cihazı almadan gitmiş olmamdı. Evin anahtarını yolda düşürsem bu kadar koymayacaktı. Ya Deniz "Vay salak" derse? Demedi. Destek çıktı.

Bisiklet satan abilerin yanına gittim bir soru eksik sorsam Deniz adamların fotoğrafını çektikten sonra hemen aklına gelenleri soruyordu. Not alırken unutmamam için tekrarlıyordu. O an Deniz'i dünyanın en iyi kadını olarak ilan etmek istedim. Tüm notlarım tamamdı. Eve gitmeden önce kafa dağıtmak için gezdim. Çimenlerde mısır yedim. Keyif yaparken haber aklımdan tamamen çıkmıştı. Eve gittim ama gözlerim isyan etti ve ben de bastıramadım.

Kimse gelmeden önce gazeteye gittim sabah. Benden istedikleri bir karışlık yazıydı ben bir sayfaya yakın yazmıştım. Nereyi silsem bir bilgi eksik gibi geliyordu. Böyle havalı anlattığıma bakmayın teslim etmem yine öğle saatlerini buldu. Fisun teşekkür etti ve dikkat etmem gereken noktaları söyledi. O çok önemli şeyler söylüyordu ama ben üzerindeki siyah tulumun üzerindeki çengelli iğneye bakmadan edemiyordum. Gazetede dekolte yasak mıydı? Ailesiyle oturuyordu da annesi mi zorla taktı? Kıskanç bir sevgilisi mi vardı yoksa... "Tamam mı Ececim? Anlaştık değil mi?" dediğini duydum sadece ve lazer ışığını takip eden kediler gibi kafa salladım. Olkan beye abi demeye başlamıştım. Beni Ümit Besen'in kardeşinin büfesi Zeynep'e götürüp sürekli önemli şeyler anlatıyordu. Benim önemsemediğim bir konuyu bile öyle anlatıyordu ki birazdan Magna Carta'yı cüzdanının büyük gözünden çıkaracak gibi hissediyordum.

Yukarı çıktık. Moda editörü Ayşe derin yırtmaçlı elbisesiyle dolaştığında çengelli iğnenin gazeteyle alakası olmadığını anladım. Bir konuşma sırasında ailesiyle oturmadığını da çözdüm. Boş adamların yaptığı işleri yapıyordum anlayacağınız. Fırat bana sürekli kısa haber veriyordu. Sürekli tatlı bir fırça atıyordu. Haksız sayılmazdı. Kısa haberi iki saatte yazıyordum. Okula nasıl sövdüğümü bilemezsiniz! Günler endişe ve eğlence arasında gidip gelerek geçiyordu.

Benim bir sayfa yazdığım haberi sorarsanız.
GELENEKSEL ADRES: HAŞİM İŞCAN GEÇİDİ
İstanbul'da, içinden geçerken özellikle küçük çocukların iç geçirdiği bir geçit var: Haşim İşcan Geçidi. Yıllardır birçok farklı renk ve modelde bisikletin satıldığı bu geçit, 1972'den önce otomobil parçalarının satıldığı bir yermiş. Bu geçit artık 'Bisikletçiler Çarşısı' olarak biliniyor ve İstanbul'da bisiklet almak isteyenlerin aklına gelen ilk yer olarak dikkat çekiyor. Recep Kılıç, Saraçhane'deki bisiklet satıcılarının oluşturduğu derneğin başkanı ve 30 yıldır bu geçitte bisiklet satıyor. Geçidin avantajlı yanları olduğunu anlatan Kılıç "Buraya gelen müşteriler istedikleri kadar bisikleti deneyebiliyor ve montajlı olarak evlerine götürüyor. Herkesin cebine uygun seçenekler ve samimiyet var burada," diyor. Tabii bu geçidin birçok avantajı var. Mesela Haşim İşcan Geçidi'nden bisiklet alanlar, aksesuvarları da ek ücret ödemeden edinebiliyor. Üstelik burada ikinci el bisikletlerde satılıyor.
--

HABERİN LİNKİ
http://www.sabah.com.tr/Cumartesi/2013/08/24/turkiye-bisikleti-yeniden-kesfetti

İlk haber

Stajımın en heyecanlı günlerinden biriydi. Beyaz Saray'daki oval masa bizim toplantı masasından daha eğlenceli geliyordu kulağa. 12 Ağustos 2013, önerilerimi sunacağım ilk gündem toplantısı gerçekleşecek. Gündem toplantısında herkes önerilerini bir kağıda yazıyor ve dağıtıyor. Böylece beyin fırtınası oluyor. Üç önerim vardı, çok zavallıca geliyordu. Sırayla herkes aklındakileri anlatıyordu.

Afallamadan edemedim, nasıl da buluyordu insanlar bu konuları. Köyden şehre inmiş gibi davranıyordum. Buranın yabanisi olmuştum, en azından ben öyle hissediyordum. Bana oturacak bir yer kalmayınca ayakta kalmıştım üstelik. Şengül Hn. "Otursana kızım" dedi dolu sandalyelere göz gezdirerek. Ben de birden "Ama stajyerim" deyiverdim. Bir kahkaha patladı, tozlu halıfleksin altına biri beni süpürse de kurtulsam diye dua etmeye başladım. Olmadığı gibi bu tedirginlik içinde sıra bana gelmişti. Konuşmadan önce yüzüme ocağın üzerindeki demlikten saatlerce buhar gelmiş gibi kıpkırmızı olmuş ve sesim titremeye başlamıştı. Bu hallerim onların bir teline dokunuyordu ki bana gülümsüyorlardı destek olmak için. Şimdi düşünüyorum da bu kadar endişelenmemin altında kocaman bir cahillik yatıyormuş. Olsun varsın.

Sırf günü geçiştirmek için sunduğum önerilerden biri kabul edilmişti ve ben ne yapacağımı Allah beni kahretsin ki bilmiyordum. Dünyadaki blog haritası hakkında bir kitap elimdeydi ve bundan haber çıkarmam gerekti. Okulda öğrendiğim bütün haber yazma normları zaten çöpe atılmışken nasıl bir yol izleyeceğimi bilemiyordum. Yeşim biraz bilgilendirdi beni. Sonra kitabın yazarına ulaşmaya çalıştım ki hiç vakti olmadığını söyledi. Sonrasında birçok haber yaptık kendisiyle... Okuldan bir hocama danıştım hemen. O da bir blogger'ın numarasını verdi ve görüş alabileceğimi söyledi. Görüş alındı, habere uygun fotoğraf bulundu ve elimde bir de kitap vardı.

Ortalama düzeyde bir şeyler yazıp bırakmıştım Yeşim'in önüne. Birden hatalarımın altını çizmeye başladı ve usul usul anlatmaya. Ne yazık ki çizgilerden yazım görünmez hale gelmişti. Tekrar oturup yazdım. Bir haberi teslim etmem iki gün sürdü. En zor kısmı da spot kısmıydı. Önemli olan neydi? Kitaptan alıntılarla bir tez mantığında yazdım. Bu seferde çok makale tarzında oldu dediler ve yine yazmaya koyuldum.Bu sefer ürkekçe yaklaştım ve masaya yazımı usulca bıraktım. Yeşim gülümsedi hiç bakmadan aldı yazımı. Hızlı bir dokunuşla adam etti yazıyı ve sayfa yapıldı.

İlk kez benim ismimle bir haber yayımlanacak. Çok korktum. Yanlış yapmış olabilirdim, kitlesel bir eleştire maruz kalabilirdim ya da arkadaşlarım "Bu ne?!" deyip beni sözleriyle dövebilirdi. Abarttım da abarttım. Birkaç aferin almıştım çay kahve servisi dışında bir işe yaramıştım. Babaannem, amcam ve babam ne biçimde heyecanlandı. Hemen aldılar gazeteyi ve beşten fazla kez okudular. Neden böyle bir coşku yaşadıklarını algılayamadım. Üstelik hafta bitmiş ve yeni öneri bulamamıştım. Stajyer olmak nasıl da zordu!

LİNK
http://www.sabah.com.tr/Pazar/2013/08/18/internette-blog-trafigi

1 Mart 2015 Pazar

Haber yazayım ama bir yandan da gezeyimciler burada mı?

Kimi zaman haber için farklı şehir ve ülkelere gittiğimi gören genç dostlarım haberi bir kenara bırakıp "Senin işinin en güzel yanı gezmek" diyor. İşimi sadece gezmek olarak görenlere bir iyilik yapmaya karar verdim!

Haber yazayım ama bir yandan da gezeyimciler burada mı?
Harika! Nereden başlayacağınıza, hangi gazetenin paçasına yapışıp hangi servisin katında koltuk kapacağınıza karar veremiyorsanız inceden bir ip uzatıyorum, ucunu tutup tutmamanızla ilgili derdim yok.
Yine de olumlu ve olumsuz yanlarına değinerek TOP5 artı bir yaptım.

1. Gazetelerin tatil eki tam size göre. Fakat tatil ekleri genellikle dışarıdan yazı alır çünkü muhabirinin günlerce dışarıda olması ve sadece bir tatil yazısına odaklanması demek zaman kaybı demek. Tabii bu söylediğim ünlü rehber ve yemek yazarları için geçerli değil.

2. Diğer gezici servis ise ekonomik servisidir. Ekonomi servisi tatil ekiyle aşık atabilir bu konuda. Aracı şirketler sayesinde adeta dünyayı dolaşırlar. Hemen elleri ovuşturmayın, bu serviste sivrilmeden öyle gezmek yok.

3. Hafta sonu ekleri bir gazetenin en renkli servisidir. Tanık olduklarınız değilse, üzüldüm. Konuma tekrar dönüyorum. Hafta sonu ekler muhabiri hem gezer, hem de yazar. Tabii zamanı varsa. Her hafta özel haber çıkarmak her yiğidin harcı değil. İşini erken teslim eden faklı şehir ve ülkelerdeki haberlere gider diyelim biz. Genellikle günü birlik ya da iki günlük seyahatler tercih edilir.

4. Teknoloji servisi diyeceğim ama gazetelerde servisten çok bir kişi ve yanında bir ihtimal çalışanları vardır. Şöyle demek daha doğru olur, eğer teknoloji yazarı olabilirseniz önemli bir gazetede New York'taki iPhone lansmanlarını en önde izlersiniz. Dünyanın bir ucuna birçok yeni cihazı test etmek için gidebilirsiniz. Görüyorum ki ellerinizi yeniden ovuşturmaya başladınız. Şimdiden söyleyeyim yeni neslin hepsi teknoloji yazarlığına atılıyor ama sizin arkanızda bir teknoloji yazarı yoksa yükselmeniz zor...

5. Kültür sanat servisinin işleri genelde hafta sonu servisine aktarılır çok faal olmadıkları için. Eğer cabbar bir kültür sanat servisi varsa işte o zaman yaşadınız. Sergiler, bienaller, festivaller... Ama çoğu zaman İstanbul odaklı haberler yapıldığını söylemeliyim...

+1. Magazin servisinde tanınan bir muhabir olamadıkça, üzgünüm dostlar. Ama ola ki hızlı geçtiniz bu aşamaları elbette gezersiniz. Fakat bunun için günlük iş çıkarması gereken bir serviste olduğunuzu unutmadan hareket etmelisiniz. Yani seyahatiniz günübirlik ya da hafta sonuna denk gelebilir. Magazin servisleri çok aktif olduğu için seyahat esnasında bile haber yazarken bulabilirsiniz kendinizi. Gözünüzü dört açın!



Editöre nasıl haber teslim edilmeli?

Stajyer arkadaşlar geliyor gazeteye, görüyorum ki teslim ettiği haber metinleri aynı lisede verilen dönem ödevi gibi. Metin dosyasına fotoğraf yapıştırmış, alıntıları italik yazmış, başlıkların bir kısmı büyük harflerle bir kısmı da küçük harflerle yazılmış, giriş yazısı mı spot mu belli olmayan veri girişleri... Merak etmeyin stajyeri ezmeyeceğim, okullarda öğretilenler bundan farksız. Günümüzde sadece yurtdışı haberlerinde kullanılan mahreçli haber yazdırılan zavallı öğrencilere hak vermemek imkansız. Üstelik öğrenmek için geliyorlar değil mi?
Öyle olmasına öyle de, etrafındaki insanlara sormuyor. Haber metnini teslim ettikten sonra nerede hata yaptığına bakmıyor. O zaman ben de çenemi kaşıyarak "Bundan olmaz" diyebiliyorum. Şükürler olsun ki patron değilim gençler! 

Her neyse sizle bir haber metnimi paylaşıyorum. Editöre teslim edilen ham hali budur. Editörün müdehaleli halini internette bulabilirsiniz. Görseller büyük boyutta ayrı olarak e posta yoluyla ya da editör nasıl uygun görüyorsa öyle teslim edeceksiniz. **KUTU** yazan kısım sayfa tasarımcıları için. Haberin ek bilgisi, ana metne oturtulamayan kısmı kutu veri olarak girilir. Okurun uzun yazı algısını da kırmış olursunuz...


--ÖRNEK--

BAŞLIK: Bu tarz Zeki Müren
SPOT: Efsane şarkılarıyla, zarif hal ve zamanın ötesinde duruşuyla sanat  güneşi Zeki Müren bugün hâlâ konuşuluyor. Özellikle de kıyafetleri. Pekii Zeki Müren’in 20’li yaşlarında moda yazarlığı yaptığını biliyor muydunuz? Müren’den moda tavsiyeleri!
Ece Ulusum

“Sen hiç aynaya bakmıyor musun? Zekandan şüphe ediyorum. Iyyyy... Ne çirkin olmuşsun. Boyunda zaten kısacık, hiç yakışmamış...” Bu yorumlara şu sıra çok aşinayız televizyonda yayınlanan moda yarışmalarından. Tarzını yarıştıran güzel kadınlar ağzını bir açıyor, kıyafetini unutup kavga izliyorsunuz... Geçen hafta dört saatlik bir programda kıyafet yorumladıkları zamanları topladık, sadece 35 dakika ünlü modacıların önerilerini işittim! Anlaşılan günümüzde modayı takip etmekten çok modanın ne olduğuna karar vermek çok tartışılıyor. Hem de ne tartışma, internete bile düşüyor bu tartışmalar!

Bu kadar başkasının tarzına takılmışken bir araştırma sırasında karşımıza çıkan Zeki Müren’in 1953-1955 yılları arasında haftalık magazin dergisi Radyonun Sesi’nde yazdığı moda yazıları aklımıza geldi. Moda önerilerini nazik bir dille, her kadının güzel olduğunu kendisinin sadece zarifliklerini ön plana çıkarmak için yazdığını belirtiyor. Okuyanı bile iyi hissettiriyor... Üstelik bu köşe yazılarını yazdığında Zeki Müren sadece 22 yaşındaymış ama moda hakkında neler de biliyormuş! Bir yılda 100’e yakın elbise ve en az 125 çift ayakkabı yaptıran Müren’in moda yazılarının peşine düştük arşiv arşiv dolaştık.

HAYWORTH ORİJİNAL, MONROE’NUN SAÇLARI GÜZEL
Genç Zeki Müren yurt dışından aldığı moda dergilerinden seçtiği fotoğrafları her zamanki gibi nazik bir dille, kadınların her daim güzel olduğuna değinerek yazmış. Üstelik sadece moda değil, bir yazısında Rita Hayworth için bir resim altı yazısında “Orijinal bir kadın, puanlı elbisesiyle zerafetini daha da ön plana çıkarmasını iyi biliyor”, diğer bir yazısında da Marilyn Monroe’nun saçlarını ve tarzını çok beğendiğini yazmış. O dönem paranız olsa dahi kolay kolay bulamayacağınız modelleri seçmiş Müren. Bu yüzden okurlarının modelleri dikeceğini varsayarak detaylarını uzun uzun anlatmış. Neredeyse her yazısında kadınların beline ya da yakıştırdıkları bir yanına çiçek takmasını öneriyor.  Yazılarını mutlaka kadınlara iltifatlar ederek sonlandırıyor. Günümüzde de modada 50’li ve 60’lı yıllar hakim. Moda önerileri için dört saat gözünde büyüyenlere Müren’in giyim tüyolarını derledik...

MÜREN’DEN 50’LER MODASI
(FOTO:4235) – Editöre not fotoğraftaki yazıyı aktardım
“Beglan kollu bir dekar şal yaka, tek bir düğme ile iliklenmiştir. Önden inen çift makine dikişi, yanda bir cep teşkil etmiştir güzel bayanlar. Yine reglan kollu ve orijinal cepli, tiftik yünlüsünden yapılmış makine dikişleriyle şekillendirilmiş güzel bir dekar.
Mevsimlik bir tayyör
Bebe  yakası ve kol ağızları ayrı renkli kumaşlarla süslenmiş bu tayyörün düğmeleri de kenarlardaki zırhların rengindedir. Yakanın altından bir bant geçirilmiş ve bu ant bir fiyong şeklinde iki düğmeyle tutturulmuştur. Renkleri lacivert, bej, bermuda kırmızısı ve beyaz, gök mavisi ve beyaz gibi kontrast teşkil eden renkler olabilir.”

(FOTO_4238)
“Bu cici elbise size bir girdap hissi vermiyor mu? Aynı girdap hissini veren elbisenin ön kısmı ve etekleri pliselidir. Elbise yıkandıktan sonra ütüye dahi ihtiyaç olmadan pliseler eski halini muhafaza ederler. Bu elbiseyi giyecek olan bayanlar saç tuvaletlerini de aynı şekilde yapacak olurlarsa cazibe ve güzelliklerini bir kat daha arttırmış olacaktır. Eldivenler ve ayakkabılar da beyaz olmalıdır. Bilmem bu elbisenin zerafeti hakkında ne düşünüyorsunuz? Siz de beğendiniz değil mi? Elbisenin kruvaze yakası omuzlara doğru gittikçe açılmıştır. Kollar, biraz aşağıdan itibaren ortasından büzülmüş ve ucunda kumaşın parçasından büyükçe bir fiyonk bulunmaktadır. Bel kısmındaki bir demet mor menekşe elbisenin güzelliğini arttırmaktadır.” “Şapka ve eldiven zerafetinizi arttıracak, duruşunuzu kuvvetlendirecektir. Siz sevgili hanımlar sadece gülümseyin, ışıl ışıl parlayacaksınız...”

BAHARA PUANLI ELBİSELER
Her elbiseye bir benzetme yapıyor Zeki Müren mesela desenli elbiseler için şöyle diyor: “Baharda açan taze ve hoş papatyaları andıran puanlı elbiseleri, bilhassa bahar aylarında her yere giderken giymek mümkündür.” Okur mektuplarını doğrultusunda hanımların arayışlarına son vermek için de çeşitli önerilerde bulunan sanatçı “Bir çay elbisesinin modelini bulmakta güçlük mü çekiyorsunuz? O hale Amerika’nın en son modası olan bu çan etek, şeker pembesi çay elbisesini yaptırıp kurtulunuz. Belki sizin için biraz pahalı olacaktır, fakat bu elbise narin vücudunuzu bir kat daha güzelleştireceğine hiç şüpheniz olmasın” diyor.

**KUTU**
60 YIL ÖNCE METROSEKSÜELLİK
Zeki Müren 1954 yılındaki bir söyleşisinde her gün tıraş olduğunu, mutlaka temiz giyindiğini ve modayı takip ettiğini, el bakımına da bilhassa önem verdiğini anlatıyor. Bu dedikleriyle adeta metroseksüel erkeğin tanımını veriyor!


HABERİN BİRKAÇ GÖRSELİ:



17 Şubat 2015 Salı

Mutluluğu belgelerle, kanıtlarla anlat bana Abidin

"Ben önyargılı gazeteciyim. Belgeler, sayılar yani kanıtlar olmadan yazılanlar bir haber değeri taşımaz. Ana akım medyadaki çoğu gazete bunu haber yapıyor. Muhabirler çok romantik davranıyor... Bir sokağı durduk yere neden haber yapalım? Hiçbir anlam ifade etmiyor. Bir sonuca varmadıkça boş çaba. Yeniden keşfedip keşfedip yapılıyor. Bu gazetecilik değil. Avrupa'da değil bunların çıkması, konuşulması bile gülünç karşılanır... Yaşar Kemal mi dediniz? Açıkçasını söylemek gerekirse ben yazılarını sevmem. Dediğim gibi önyargılı adımlarla ilerlerim."

Gözümün önüne araştırmacı gazeteciler geldi. Sadece Türkiye'de değil, dünyadaki en mühim araştırmacı gazetecilik ürünü haberlere baktığınızda mutlaka veriler ve kanıtlar esas alınır. Fakat her araştırmanın başında hisler yatar. Bana kalırsa yukarıdaki sözleri söyleyen sayın gazeteci, şüphe ve önyargıyı karıştırıyor olmalı. Bilinmeli ki birçok duygu içinde dolaştıktan sonra eksik olanı bulduğunuzda şüphe etmekle başlar her şey. Üstelik araştırmacı gazetecilerin (şuan o kadar kalmasa da) lüks arabaları olmadığı gibi kalp gözü de çok açıktır. Toplum içinde yer alır. Önyargılarını altı delik ayakkabısıyla ezer. Katledilmeyi göze alarak...

Türkiye'nin basınla ilgili sorularına hiç girmiyorum. Sadece şöyle bir örnek vermek istiyorum. Bir sokakta uzun süre vakit geçirdiniz. Sokak ki üst, orta ve altı sınıfın yaşadığı, turistlerin akın ettiği, yüzlerce yıllık iyi ve toplumsal olaylardan nasibini almasıyla kötü anıların dolu olduğu, kilisesi, camisi, butik cafeleri, esnaf lokantası, tiyatrosu, marangozu, manavı, derneği, lüks restoranı, caz cafesi, radyo istasyonu, galerisi ve daha nicelerini barından bir sokak. Hepsinin ayrı ayrı hikayesi var. Çamaşır asılı sokaktan ünlü sanatçılar her gün geçiyor. Turistler marangozun fotoğrafını çekip üzerine bir de çay içiyor. Geçmişte yaşanan toplumsal olayların canlı kanlı şahitleri var, sohbet etmeye yer arıyor. Daha size vereceğim çok örnek var. Var olmasına var da bunlar belgelerle ve sayılarla yazabileceğim bir şey olmadığı için haber değeri de taşımıyor.

The Guardian'ı düşünüyorum, sadece bir ördeğin hikayesi yazılmıştı yarım sayfa, Ermeni bir kadın piyanistin anıları, sekiz yaşındaki aktivistlerin hikayelerini... Veri gazeteciliğinin en güzel örnekleri de yazılıyor tabi ama bizim memleketteki kadar sahtekarlık olmadığı için bir olayı yakalamak aylar kimi zaman da yılları alabiliyor. NY Times'da söz ettiklerimi bulmanız imkansız fakat hafta sonu eklerinde söz ettiğim gibi haberlere yer verdikleri ekler bulunur. Tesadüfe bakın ki ben de ekler muhabiriyim.

Gazeteci-yazar Pınar Öğünç'ün Merter'deki plastik şişman beden vitrin mankeninin haberini yazdığı ve onu unutulmazlara taşıdığı bir memleketteyiz. Ruhunuzu koymadığınıza belgeleri koysanız da o değer bulmayacaktır. Yaşar Kemal'in yazdığı haberler hâlâ okunuyor. Daha dün Doğan Apartmanı ve çevresindeki esnafı işlediği yedi sayfalık bir yazı okudum önemli bir dergide. Muhabirlik hayatımda en çok okunan ve geri dönüş aldığım haberimse bir daktilo ustasının hikayesi oldu. Kısacık bir haber olmasına rağmen televizyonlara bile taşındı haber. Söz ettiklerimin hiçbirini belgelerle ya da kanıtlarla yazamazsınız. Toplumdan uzaklaşmış insanların bunu anlayabileceğini de düşünmüyorum. Bu mesleğe gönül verme sebebim bile söz ettiklerim. Dört yıl boyunca okuduğum gazetecilik bölümünü de keşke okumasaydım diyorum...



14 Şubat 2015 Cumartesi

Junior muhabir Adorno



Junior muhabir Adorno

Adorno, kendisi plazada ya da daha doğrusu bir gazetede peydah oldu. Doğum günlerimiz aynı. Aslında Horkheimer da vardı fakat gazetedeki anlamsız gerginliğine dayanamadı, öldü garibim. Adorno ise pekâlâ aynı adını aldığı kişi gibi dirençli çıktı, sonu benzemez inşallah.
Gazetedekilerin ilgi odağı olduğu zamanlar keyfi yerindeydi. Ne zaman onu eve getirdim, biyolojisine aykırı olarak küstü! Şimdi yeni ofise götürsem, gerginlik yok. Sakin ortama gelemiyor üstelik. Adorno'ya söyleniyorum ama ben de gergin ve kötü şeyler olsa da özlüyorum cam kenarı telaşlarımı. Endişelendiğim zaman Adorno'nun camını tıklatırdım. Huzurlu olmayı özlemeye tercih etmeliyiz Adorno...

Bir gazetecinin not defteri


Ani fikirlerle sarılıyor insan defterine. Öyle olunca değil kalemin rengini, elinizdekinin kalem olup olmadığını bile anlamıyorsunuz. Şahsen kalem diye pipet almış bir kişiyim. Tam bir buçuk yıl benimle süründü zavallı defter. Yüzünü henüz göremediğim ünlü insanlarla telefonda görüştüklerimi telaşla yazdım. Toplantı önerileri, karalamalar, söyleşi soruları, denemeler, adresler...
Atmaya kıyamıyorum...
Kim bilir belki lazım bile olur!